11 Şubat 2013 Pazartesi

Tarantino... Django... Life Of Pi... Hayatta kalmak!

Öğrencilik yıllarındaki sinemaya gitmeye bayılırdım. Büyüdükçe uzaklaştım farkına varmadan sinemadan. Film izlemeyi hep sevdim ama evde izlemekle sınırlı kaldı, sinemaya gitmek zor geldi. Yaklaşık bir yıl oldu sanırım sinemaya gitmeyeli. Ne olduysa bana üst üste iki gün önce ''Life Of Pi' ardından da ''Django''yu izledim. İki bir birinden farklı, tek ortak özellikleri çok iyi olan iki film birden izledim iki gün üst üste.
Henüz izlememiş olanlara iki filmi de şiddetle öneririm. Life of Pi olağanüstü bir görsel şölen sunuyor. 3 boyutlu olması şölenin içinde yer almanızı sağlıyor. Yaşamak ne demek onu çok iyi bir şekilde anlatıyor. Bitmeden gitmenizi ve mutlaka 3 boyutlu olarak sinemada izlemenizi öneririm.
Gelelim Django'ya...
Tarantino denince akan sular duruyor bende. Soysuzlar Çetesi'ni sinemada iki toplamda 6 kez izlemiş olan benim için gitmek kaçınılmaz bir zorunluluktu. Tarantino'nun filmlerinde iyi adam figürü kafa karıştırıcı geliyor bana. Katili çok iyi adam öldürüyor diye sevmek zorunda kalıyorum. Herkes katil ama bazıları iyi adam. Sozysuzlar Çetesi'nde Brad Pitt ve takımı adam öldürdükçe zevk aldım. Her bir cinayeti keyifle, mutlulukla izedim. Nazi subayına gıcık oldum.
Django'da Christoph Waltz adını görünce sevindim oyunculuğunu çok sevmiştim karakterine gıcık olsam da...  Tarantino adeta iade-i itibar yapmış gibi geldi bana. Soysuzlar Çetesi'ndeki ''kötü adam'', katil Nazi subayı, Django'da katil ama ''iyi adam'' olmuş. İşlediği her bir cinayeti büyük birer sanat yapıtına dönüştüren ''iyi'' katili çok sevdim. Oyunculuk yine dört dörtlük ayrıca karakter de iyi bu kez. Jamie Foxx, Samuel L. Jackson, Leonardo Di Caprio, ufacık rolleriyle eski dostlar Don Johnson ve Franco Nero... Tüm kadro iyi döktürmüş. Di Caprio karakterine cuk oturmuş.Yalnızca Di Caprio değil aslında herkesi iyi seçmiş Tarantino.
Tarantino filmlerinde dikkatimi çeken bir konu da müzakere sahneleri. Mutlaka birileri bir müzakereye girer ve siz merakla beklersiniz müzakereyi kim kazanacak diye. Heyecan doludur müzakere sahneleri ve ardınan birileri Tarantino usulü ölür gider.
Şiddet ve tüm şiddet unsurlarından nefret eden ben Tarantino filmlerindeki fantastik öldürmelerden büyük keyif alıyorum, zevkten dört köşe oluyorum.
Bu arada meşhur ''ayak'' sahnesi yok muydu ben mi kaçırdım?
Tarantino severlerin kaçırmaması gereken bir film.
Life Of Pi'da da Django'da da ortak konu hayatta kalmak, işlenişleri farklı olsa da hayatta kalmak !!!
Sevgiyle
Taylanca

9 Şubat 2013 Cumartesi

Eski dostum sigara

1989 yılında başladım sigaraya, sigaradan nefret eden biri olmama karşın nasıl olduğunu anlamadan başladım. Ortaokul ve Liseyi birlikte okuduğumuz, aynı sıraları paylaştığımız, okula birlikte gidip geldiğimiz, birlikte basket oynadığımız Sevgili Serhat ile üniversite sırasında kentler ayrılmıştı. O Adana'da İnşaat Mühendisliği okuyor bense İzmir'de İşletme okuyordum. Mektuplaşırdık, yaz geldikçe de buluşurduk Burhaniye'de, hemen her gün görüşerek gidermeye çalışırdık özlemimizi.
1989'un yazında buluştuk Ören'de denize bakarak çay içeceğiz. Oturduk, paketi cebimden çıkardım ve tuttum Serhat'a. Serhat'ın ilk tepkisi hadi canım oldu. Şakayı bırak sen sigara içmezsin vb cümlelerle sürdü şaşkınlığı. Sigarayı yaktım ve hata ikinciyi yaktım Serhat hala inanmıyor içtiğime. Sen içmezsin diyor başka bir şey demiyor neredeyse. Ertesi yaz buluşmamızda ise aynı tabloyu ben yaşadım. Cebinden paket çıkarıp tuttu ben de yok yaa yemezler dedim. Belki üçüncü sigarasında inanabildim başladığına. Dedim ya ikimiz de nefret ederdik sigaradan ve içilmesinden. Anlam veremezdik insanlar nasıl bile bile zarar verir kendine diye, nasıl başlarlar derdik nasıl başladığımızı anlayamadığımızda anladık nasıl bir şey olduğunu.
Tam 20 yıl içtim. Sonuncusu 2004'te olmak üzere sanırım 7-8 bırakma denemem oldu. Sonuncusu ilaç desteğiyle oldu ki, ''tek bilinçli'' sigaraya başlayışım da ilaçla bırakışımdan yaklaşık iki ay sonra yeter ben sigaraya başlıyorum dediğimde olmuştur.
2004'teki başarısız girişimim sonrası artık bırakamam demeye başladım kendime. Ta ki  2008 sonbaharına kadar. Sağlıksızlık kendini iyice hissettirir olmuş, esaretin düzeyi tavan yapmıştı artık. Neden içtiğini bilmez şekilde içiyordum sigarayı, içenlerin sık kullandığı deyim ile adeta yiyordum. Eylül 2008'de Roma'da kongredeyim, göğüs kafesimde sıkışma hissi. Çok sevdiğim bir hocamız da var kafilemizde, ona danıştım, sorularını yanıtladım sıkıntımla ilgili. Dedi ki reflüdür, dönüşte endoskopi yaptır. Sağlık sektöründe çalışıyor olmanın avantajı gereği ''Mum dibine kara'' deyimini doğrularcasına endoskopiyi ancak 2009 ortalarında yaptırabildim, İzmir'den çömez asistanlığından tanıdığım çok eski bir arkadaşıma danıştım, gel yapalım dedi.
Bu arada yaklaşık 3-4 ay boyunca kafamın içinde şu sorular gezdi yanıtını bulamadığım; ''20 yıldır içiyorsun, eline ne geçti?'' ''20 yıldır içiyorsun da ne oldu?'' ''20 yıldır içiyorsun, gerçekten zevk alıyor musun?'' gibi ve bunlar kurcaladıkça çevremdekilerle paylaşmaya başladım yanıtını bulmak ya da dertleşmek düşüncesiyle. Bulamadım, bulamadık tabii yanıtını, yanıtlarını...
Neyse gelelim Ocak ayına; endoskopiyi yaptı Yusuf, dedi ki reflü nedenlerini ortadan kaldırmazsan anlamı yok. Gazlı içecekler, kahve, sigara gibi maddelerden uzak kalman gerekir vb sözler etti.
Bir kaç gün sonra dedim ki ay sonunda bırakıyorum, önce kendime dedim sonra çevremdekilerle paylaştım. O süreçte çevrenizin size inanmak istemesi ama ümitsiz bakışlarını saklama çalışmalarını görmek bir yandan üzüyor diğer yandan motive ediyordu. Derken 31 Ocak günü geldi çattı. O gün son sigaralı günümdü ne de olsa. Çok yakın bir arkadaşımda kalacağım ve ertesi gün (ilk sigarasız) günümde de yelken antrenmanı için Ataköy Marina'ya gideceğim.
Kafamdan geçen son gün ile ilgili abartılı şekilde sigara içmek ve elimdeki paketin yetmeyeceği düşüncesiydi. Gece saat 00.00 olana kadar içeceğim diye düşünüyordum. Ama öyle olmadı, akşam 10.00-11.00 aralığında pakette sigara olduğu halde son sigaram diyerek bir sigara yaktım ve onu da tam ve keyifle içemeden söndürdüm.
Sabah kalktım, evden çıkarken bir şey eksik geldi, sürekli yanıma aldıklarımdan. Telefon, cüzdan, anahtar eet ya sigarayı bıraktım ben diyerek bindim arabaya. Ataköy'e geldim, tekneye geçmeden önce Emin Pastanesi'nde bir kahve ve sigara içeyim her hafta olduğu gibi diye direksiyonu kırdım, sonra yine bıraktığım aklıma geldi sigarayı bıraktığım ve döndüm marinaya. Tekneye çıktım bir arkadaş sigara tuttu; dedim kendiminkinden içeyim, sonra ya ben sigarayı bıraktım dedim... Bu örnekleri günlerce yaşadım, dile kolay 20 yılın alışkanlığıydı vazgeçilen. Günler geçtikçe motivasyonum artıyordu. Yok saymayı başarmıştım, sanki hiç tanışmamışım gibi davranıyordum yirmi yıllık esiri olduğum arkadaşıma. Daha önceki denemelerimin hiçbirinde 60 günü görememiştim. En fazla 50-55 gün ayrı kalabilmiş ve bir tane içsem ne olacak dedikten bir süre cebimde görmeye başlamıştım paketi. Bu kez işler yolundaydı, canım istemiyor ve savaşmak zorunda kalmıyordum. Ta ki Mart ayının sonlarına gelene kadar. Bir arkadaşımın evindeyim çok yüksek düzeyde sigara istedi canım. Sordum evde var mı diye, yok dedi. Gidip almayı düşündüm bakkaldan. Git geller yaşadım. Kazandım savaşı gidip almadım. Kırılma noktalarının belki de en önemlisi o gündü. Evde sigara olsaydı ya da içen bir olsaydı ortamda...
İlk hedefim 60 gün barajıMı geçmekti. Geçtim. Barajı 6  aya çıkardım. Çalışma için Ege Üniversitesi Hastanesi'ne gittiğimde sevgili arkadaşım Serdar ile karşılaştık. Yıllarca bana sigarayı bıraktırmaya çalışan Göğüsçü arkadaşlarımdan. Sigarayı bıraktım dedim, ne kadar oldu dedi 6 ayı geçti dedim. Bir yıl olmadan bıraktım deme dedi. Baraj çıktı mı bir yıla? Bir yıl geçti iki yıla çıkardım barajı. Bu arada Serdar ve Gürsel ile görüşüp konuşuyoruz, motive ediyorlar beni her görüşmemizde.
Çevremdeki herkes çok ciddi motive etti, sevgili babam da 50 yıllık arkadaşını bırakmıştı benden bir süre önce ki bu da çok yüksek düzeyde cesaretlendirmişti beni. Tanıyanlar bilir babamın sigarayı bırakması olanaksız görünürdü. Ben de madem bıraktım öyleyse sürdür sigarasız yaşamı dedim.
Dört yıl geçti ve içmeyi düşünmedim, düşünmek de istemiyorum.
Darısı sigara içenlerin başına...
Sevgiyle
Taylanca

6 Şubat 2013 Çarşamba

SUSMAK... Özdemir ASAF


SUSMAK

Bir insan olsun
Olsun da burada
Bir insan olsun
Orada

Nerede olursa olsun
Bir insan
Gitse olsun, kalsa olsun
Giderse olan, gitmezse duran

Aranır bir insan bir insanı
Arar bir insanı bir insan

Söylenemiyor çok şey
Susmadan

Özdemir Asaf

24 Ocak 2013 Perşembe

Martı olmak

Martı olmak, Jonathan Livingstone olmak
Üniversite yıllarında kuşağımın neredeyse tamamın baş ucu kitabı olan Martı'yı bir kaç kez okudum, severek okudum. Martıları seviyor olmamdan olsa gerek Martı Jonathan'ı da çok sevdim. Özgürlük tutkusu hep var oldu ben de adımda yer aldığı gibi.
''Bütün martıların amacı uçmak değil yemek bulmak iken, Jonathan'ın amacı uçmak ve yeni şeyler öğrenmektir. Bu nedenle de sürüdeki diğer martılar tarafından dışlanmıştır.''
Geçtiğimiz hafta Beşiktaş'tan Kadıköy'e geçmek üzere vapura bindim ki çok sevdiğim vapur yolculuğunu son aylarda yapabilir oldum. Hava serindi serin olmasına ama engelleyemedi benim dışarıda oturup boğazın olağanüstü sunumunu izlememi. Martılara bizim oraların deyimiyle gevrek  atmayı çok istememe karşın yemeye başlayıp da yarım bıraktığım simit olmadığı için yine besleyemeyecektim sevgili martı arkadaşlarımı. Neyse ki bu kez bir beyefendi hazırlıklı gelmişti. Elinde taşıdığı poşette iki adet ekmek vardı ve tek amacı martıları beslemekti. Vapur hareket etmeden başladı martıları ekmeğin çevresinde toplamaya. Ekmekten her bir parçacık koparıp havaya attığında bir martı kapıveriyordu çığlıklar içerisinde. Kazara denize düşecek olursa da orada suyun içinde bekleyen martılardan birine gidiyordu ekmek parçası ya da havadan hızla pike yapan bir martının gagaları arasında yok oluyordu. Yeni ekmek parçası yeni şans diyerek martılar vapurumuzun hareketine paralel olarak bizimle uçmaya başladılar yine çığlıklar içerisinde. Poşette iki ekmek vardı ve Kadıköy'e kadar yetirecek şekilde çalışıyordu ekmeklerin geçici sahibi ya da diğer bir deyişle martıların yemek servisini yapan kişi.
Beşiktaş'tan Kadıköy'e kadar atılacak ekmeklerin peşinden koşarcasına uçtu martılar, gözleri ekmekte olarak, çığlıklarla yarıştılar kapmak için bir lokma ekmeği. Bilmem ölçülebilir mi Beşiktaş Kadıköy arasında uçarak harcadıkları enerjinin karşılığını ekmeklerle alabildiler mi ya da değdi mi balık avlamak yerine ekmeğin peşinde Kadıköy'e kadar kanat çırpmaları. Ne de olsa Jonathan Livingstone gibi uçmak ya da yeni şeyler öğrenmek amacıyla gelmediler bizimle. Aralarında Jonathan'ın arkadaşları var mıydı bilmiyorum ancak bu ekmek peşinde çığlıklarla uçan martılar bende bazı çağrışımlar oluşmasına yol açtı.
Martıların bu yolculuğu bazı insanların karın doyurma yolculuklarını çağrıştırdı; karın doyurmak için karınlarını doyuran kişilere koşulsuz, sorgusuz bağlanan insanları çağrıştırdı. Bir farkla;
Martılar uçabilme yetenekleri ile hızla  yön değiştirerek özgürleşmeyi seçebilirlerken, insanlar uçamamakta ve özgürlüklerini yitirmekte...
Sevgiyle
Taylanca

Fotoğraflar: TÖÇ, Beşiktaş-Kadıköy Vapuru






15 Ocak 2013 Salı

Nazım Hikmet'e saygıyla...



YİNE SANA DAİR

Sende; ben, kutba giden bir geminin sergüzeştini,
Sende; ben, kumarbaz macerasını keşiflerin,
Sende uzaklığı,
Sende; ben, imkansızlığı seviyorum.

Güneşli bir ormana dalar gibi dalmak gözlerine
Ve kan ter içinde, aç ve öfkeli,
Ve bir avcı iştahıyla etini dişlemek senin.

Sende, ben, imkansızlığı seviyorum,
Fakat asla ümitsizliği değil…

Nazım Hikmet Ran

Fotoğraflar: TÖÇ Tarabya, İstinye, Ölüdeniz, Sarıyer




9 Ocak 2013 Çarşamba

KISA


KISA

Hayat kısa,
Kuşlar uçuyor.

Cemal Süreya

Fotoğraflar: TÖÇ, Yeniköy,Fethiye, Sarıyer















1 Ocak 2013 Salı

İlkokul öğretmenlerim...

İlksel Öğretmenime ve Ayhan Öğretmenime saygım ve sevgimle... 

İlkokul öğretmenlerimiz değil midir bizlerde iz bırakanlar? Ailelerimiz dışındaki ilk öğretmenlerimiz değil midir onlar? Onlar değil midir bizi biz yapan temelin harcında büyük emeği olan? İki öğretmenim oldu ilk okullarımda, ikisini de çok sevdim, ikisinden de çok şey öğrendim, ikisi de çok değerliler benim için.

İlkokula Kayseri'de birinci sınıfı okumadan, ikinci sınıftan başladım. İlksel Kılıçkan'dı öğretmenim. Sevgi dolu, yaşam dolu, kendisine, öğrencisine ve mesleğine saygı duyan, seven bir öğretmendi. İkinci sınıftan başlamamın sıkıntıları vardı; herkes birbirini bir yıldır tanırken kimseyi tanımamak, yaş olarak herkesten bir yaş küçük olmak gibi. Zorlandığımı dün gibi anımsıyorum ilk yılımda herkes ikinci yılını geçirirken ilk okulunda. Bir de cüsse olarak küçücük oluşum eklenince bugünün tersine, zorlanma düzeyim artmıştı. Neyse ki İlksel öğretmenim vardı da bu süreci çok çabuk aşmamı sağladı, derslerimden de geri kalmadan ve kimseye ezilmeden zihin ve beden açısından. Hepimiz çok severdik sevgili öğretmenimizi. 1976-77, 1977-78 eğitim-öğretim dönemlerinde okutmuştu beni Şükrü Malaz İlkokulu'nda. Sonra babamın tayininin çıkması nedeniyle ağlayarak ayrılmıştık birbirimizden sevgili öğretmenimle ve sevgili arkadaşlarımla. Yeni ilkokulum Sivas'ta Selçuk İlkokulu ve öğretmenim de Ayhan Amca olmuştu. Sevgili Ayhan Öğretmenim de çok sevgi ve yaşam coşkusu dolu bir öğretmendi. Çok deneyimli bir öğretmendi, kim bilir kaç öğrenciye annelik etmişti, kaç öğrenciyi mezun etmişti o güzel yüreğiyle? 1978-79 ve 1979-80 öğretim dönemlerinde öğretmenim olmuştu sevgili Ayhan öğretmenim. Beşinci sınıfa geçtiğimizde başka bir okula tayin etmişlerdi, ben de dahil bir çok öğrencisi peşinden gitmiştik yeni okuluna, yeni okulumuza.
O yıllarda sokak çatışmaları bombalı eylemler, suikastler olurdu bol bol. Ayhan öğretmenim bize sürekli öğütler verir, zaman zaman evlerimize de bırakırdı uzakta oturduğumuz için. Günün birinde okulumuzun karşısındaki kahvehane bombalandı. Ayhan Öğretmenim ortalık yatışana kadar bizlerin korkusunu dindirdi, sakinleştirdi, yaşadığımız travmayı yok etti adeta ve sonrasında hepimizin  sağ salim evlerimize erişimini sağladı.
Aslında anlatacak çok şey var hem İlksel öğretmenimle hem de Ayhan öğretmenimle ilgili. Her iki sevgili öğretmenim dersleri öğretmenin yanı sıra, yaşamı, sevmeyi, saymayı, yüreği, yürekliliği, bilgiyi, erdemi, insanlığı öğrettiler. Sevgili ailemden aldıklarımı destekler şekilde öğrettiler her şeyi.
Sevgili İlksel ve Ayhan Öğretmenlerim; sizleri çok seviyorum. Saygı ve sevgilerimle...
Taylanca
01.01.2013