24 Nisan 2013 Çarşamba

Tel Cambazının Tel Üstündeki Durumunu Anlatır Şiir... Turgut Uyar'dan...

Tel Cambazının Tel Üstündeki Durumunu Anlatır Şiir


Sizin alınız al inandım
Morunuz mor inandım
Tanrınız büyük âmenna
Şiiriniz adamakıllı şiir
Dumanı da caba
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız

Bütün ağaçlarla uyumuşum
Kalabalık ha olmuş ha olmamış
Sokaklarda yitirmiş cebimde bulmuşum
Ama ağaçlar şöyleymiş
Ama sokaklar böyleymiş
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız

Aşkım da değişebilir gerçeklerim de
Pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı
Yangelmişim dizboyu sulara
Hepinize iyi niyetle gülümsüyorum
Hiçbirinizle döğüşemem
Siz ne derseniz deyiniz
Benim bir gizli bildiğim var
Sizin alınız al inandım
Sizin morunuz mor inandım
Ben tam dünyaya göre
Ben tam kendime göre
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız

Turgut UYAR

22 Nisan 2013 Pazartesi


2007-2010 yılları arasında bir yelken takımımız vardı. Yoğun antrenmanlar sonrasında yarışlara da katıldık. Büyük Yarış diye de geçen Aşağı Yarışı'na 2009'da bir kez katıldık ve yarış günlüğümüzü de o günlerde yazıya döktüm vekurumsal dergimizde yayınladık. Umarım keyifle okursunuz... 
Taylan

Yelkenli fotoğrafları: Alp Dilgen







2009 Aşağı Yarışı Günlüğü

17 Temmuz saat 13.00’te İstanbul Boğazı Çengelköy açığında start alan TAYK/Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Açık Deniz Yarışı’nı heyecanla bekliyorduk takımımızın kurulduğu günden bu yana. İlk kez katılacaktık 3 etaptan oluşan toplam 301 millik namı diğer Büyük Yarışa… Yarış süresince Deniz Kuvvetleri Komutanlığından iki mayın tarama gemisi ve iki sahil güvenlik botu bizlere eşlik ederek güvenliğimizi sağladılar. 25-30 saat süreceği düşünülen 165 millik İstanbul-Bozcaada etabı için son teknik kontrolleri yaptıktan sonra saat 11.00’de Ataköy Marina’dan ayrılarak start hattının yolunu tuttuk.

Start hattına geldiğimizde yarışacağımız teknelerle birlikte boğazı süsledik, şamandıraları kontrol ettik, can yeleklerimiz ve cansalımızı yarış komitesine gösterdik, ana yelken ve cenoamızı bastık, balonumuzu hazırladık, gönderimizi donattık ve start anını beklemeye başladık. Saatler 12.55’i gösterdiğinde son beş dakika işareti, 12.59’da son bir dakika işareti verildi heyecan doruğa çıktı, saat tam 13.00 olduğunda yarış başladı. Tam 70 yelkenli balon basarak yarışa başladı.

İlk etap Çengelköy açıklarında başlayıp Marmara denizi ve Çanakkale Boğazını aşarak 165 milin sonunda Bozcaada’da son bulacaktı. Her tekne daha önceden belirlediği rota üzerinde yol almaya başladı. Biz, gruptan ayrılıp Marmara Denizi’nin Avrupa kanadında yol aldık, bir süre sonra hiç tekne görünmez oldu çevremizde. 11 yelkenci pürdikkat görevlerini yerine getiriyordu ama meraklı konuşmalar da geçiyordu aramızda; kim önde diye… Oldukça iyi bir rüzgar yakalamış yelkenlerimizi doldurmuş gidiyorduk merak ve heyecanla bu ilk Büyük Yarış’ımızda. Hava karardı Marmara Denizi’ni aşamadan rüzgar kaldı bir anda, sağanak bekledik uzunca bir süre… Sağanağı yakaladıktan sonra yeniden doldurduk yelkenlerimizi ama hala kimseler yoktu çevremizde. Gece saat 01.00 sularında yine rüzgarsız kalıp hareketsiz bir biçimde sağanak beklerken bizi yola çıkaracak bir telefon geldi ve önde olduğumuzu öğrendik diğer teknelerden büyük bir mutluluk yaşadık, uykumuz gelmişken gözlerimiz dört açıldı yeniden. Bu coşku ile yakaladığımız sağanağı da iyi değerlendirdik ve yeniden hızlandık. Dönüşümlü uyumalar başladı, uyuma derken saatlerce değil tabii, 10-20 dakika uyku güvertede tekneye çapariz vermeyecek herhangi bir yerde yetiyor da artıyormuş meğer. Derken gün ağardı yeniden, beklenenden daha uzun sürdü Marmara’yı aşmamız, dedik Çanakkale Boğazına girelim akıntının da yardımıyla geçer gideriz, zaten öndeyiz de farklı biçimde yaklaşık 2 saat kadar diğerlerinden, neşemizde yerinde tüm yorgunluk ve uykusuzluğumuza rağmen…

Çanakkale Boğazı’nın girişinde yaşadığımız rüzgarsızlık ve arkasından gelen sağanakla yakaladığımız hız ve ardından yine köre düşmemiz birkaç saat yitirmemize yol açtı, yetişirler diye çekindik diğer rotaları kullanan yelkenlilerin ama hala kimseleri göremiyorduk dürbünümüzde, liderliğimizi sürdürüyorduk galiba…Kilitbahir’e geldiğimizde ikinci kez güneşin batışına tanık olduk, yiyecek ve içeceklerimizin de sonlarına yaklaşmıştık tahminlerin üstünde süre alan bu yarışta ve yelken indirip motor basarak yanımıza gelen bir tekneden gelen bilgi ile yarışı çok sayıda teknenin bıraktığını öğrendik. Yorgunluğumuzun arttığı bu saatlerde bir yandan canımız sıkıldı diğer yandan özgüvenimiz arttı bitirmek için…

Beş-on dakikalık uykularla geçen yaklaşık 38 saatin sonunda bitiş çizgisine 1,5 mil kalmıştı kalmasına da hava da kalmıştı. Rüzgar sıfır knot gösteriyordu, yanımızdan sürekli yarışı terk eden motor basmış tekneler geçiyordu ama biz yılmadan sağanak bekliyorduk 38 saat içerisinde defalarca yaptığımız gibi, Büyük yarış’ın ilk etabı azap yarışı haline gelmişti, ama finiş hattı da ışıl ışıl parlıyordu, yaklaşık 11 saatte geçtiğimiz Çanakkale Boğazı’nın ardından finişe bu kadar az kalmışken ve hala öndeyken bırakamazdık yarışı, rüzgar yoktu ama doğru hesaplanan rotanın yararını görüyorduk, akıntı bizi ağır ağır da olsa tam finişe götürecekti, yeter ki diğer tekneler yakaladıkları sağanakla bizi geçip gitmesinler. Gecenin sessizliğinde duyduğumuz her motor sesi terk eden bir tekneden geliyordu, her terk bizim coşkumuzu ve artırıyor umudumuzu tazeliyordu.

Hafif bir rüzgar yakaladık sonunda ve akıntının da yardımıyla finiş hattına yaklaşık 04.00 gibi ulaştık. İlk finişi veren tekne olduğumuzu öğrendiğimizde keyfimize diyecek yoktu. 70 yelkenli ile başlayan yarışı yalnızca 13 tekne bitirebilmişti, tüm favorilerin önünde de Sanovel Yelken Takımı vardı. Yaklaşık 40 saatlik azim sonucunda 165 millik ilk etabın birincisi olmak, ilk kez katıldığımız bu yarışta bizleri oldukça gururlandırmıştı herkes bizi konuşuyordu, rotamızı, sabrımızı, 2 yıl bile dolmadan bu başarıyı göstermek kolay olmasa gerekti…

Pazar günü yapılması gereken ikinci etap rüzgarın sıfır knot olması nedeniyle yapılamadı. Üçüncü ve son etap olan Bozcaada Çeşme etabı beklenmeye başlandı adada 100 millik etap ve akşam yapılacak olan etap ödül töreni…Dinlenmeyi hak etmiştik, birkaç saat dinlendikten sonra ki bu süre teknedeki 10 dakikalık uykunun yanında hem de yatakta geçirilince çok güzel geldi. Artık sırada teknenin yeniden hazırlanması vardı. Temizlik, donanım kontrolü, erzak alışverişi gibi… Bir de kendimizi ödüllendirmek için Ayazma tarafına geçerek denize girmek gibi…

Akşam olduğunda takım olarak ödül törenine hazırdık, Sanovel Yelken Takımı t-shirtlerimizi giyerek marinada hazırlanan tören alanına başımız dik bir şekilde gittik.IRC 1 sınıfı 21 yat arasında ilk sırada finiş veren takım olmanın gururu ve zevkiyle plaketimizi alkışlar eşliğinde aldık.

Sıra üçüncü ve son etap olan Bozcaada-Çeşme etabının başlama saatini beklemeye geldi. Pazartesi saat 09.00’da başlayacak yarışın 14-15 saat sürmesi bekleniyordu. Sabah uyandığımızda bir sürprizle karşılaştık, gece başlayan şiddetli rüzgar bizi Çeşme’ye uğurlamak için esmeye devam ediyordu.

Saat 08.00’de tekneye geçtik, son kontrollerden sonra yelkenlerimizi basarak seyre başladık. Bir küçük hatayla başladık saat 09.00’da son yarışa ama çabuk toparlandık, planladığımız rotayı tuttuk sıkı rüzgar altında buluştuk açık denizle. İlk etapta sıfır knot olan, ikinci etabı iptal ettiren rüzgar bizi Çeşme’ye çabucak ulaştıracaktı anlaşılan… Balon ile çıktığımız yolda bir de baktık ki iskelemizde Midilli, sancağımızda Sakız adası, 32 knotlara kadar çıkan rüzgar ile masmavi Ege sularında dalgalar üzerinde yüzerek sürdük teknemizi. Performansımız derece alacağımıza işaret ediyordu. 100 millik etabı yaklaşık 11 saatte tamamladık, Çeşme Marina’ya ayak bastığımızda vücudumuzun bizi daha fazla taşıyamayacağı belli oldu, ama kumru yenmeden de çeşme terk edilmezdi. Yelken ve halatları güzelce topladıktan sonra saat 23.00’te kendimizi Ilıca’da kumru yerken bulduk meşhur kumrucuda… Sonra döndük kalacağımız otele ve sabah yiyeceğimiz boyozları düşünerek uykuya daldık. Sabah ilk iş internetten sonuçları öğrenmeye çalıştık, dokuzuncu tekne olmuştuk bu etapta, genel klasmanda da üçüncü.

İlk kez katıldığımız bu yarışta bir çok favori tekneyi geride bırakarak üçüncü olduk, 17’sinde başladığımız Büyük Yarış’ın üçüncüsü olarak 21’inde evimize dönerek keyifli anılara daldık…
Sevgiyle
Taylanca

19 Şubat 2013 Salı

Eğer... Can Yücel'den

EĞER

O kadar da önemli değildir bırakıp gitmeler,
arkalarında doldurulması
mümkün olmayan boşluklar bırakılmasaydı eğer.

Dayanılması o kadar da zor değildir, büyük ayrılıklar bile,
en güzel yerde başlatılsaydı eğer.

Utanılacak bir şey değildir ağlamak,
yürekten süzülüp geliyorsa gözyaşı eğer

Yüz kızartıcı bir suç değildir hırsızlık,
çalınan birinin kalbiyse eğer.

Korkulacak bir yanı yoktur aşkların,
insan bütün derilerden soyunabilseydi eğer.

O kadar da yürek burkmazdı alışılmış bir ses,
hiçbir zaman duyulmasaydı eğer.

Daha çabuk unuturdu belki su sızdırmayan sarılmalar,
kara sevdayla sarıp sarmalanmasalardı eğer.

Belirsizliğe yelken açardı iri ela gözler zamanla,
öylesine delice bakmasalardı eğer.

Çabuk unutulurdu ıslak bir öpücüğün yakıcı tadı belki de
kalp, göğüs kafesine o kadar yüklenmeseydi eğer.

Yerini başka şeyler alabilirdi uzun gece sohbetlerinin,
son sigara yudum yudum paylaşılmasaydı eğer.

Düşlere bile kar yağmazdı hiçbir zaman,
meydan savaşlarında korkular, aşkı ağır yaralamasaydı eğer.

Su gibi akıp geçerdi hiç geçmeyecekmiş gibi duran zaman,
beklemeye değecek olan gelecekse sonunda eğer.

Rengi bile solardı düşlerdeki saçların zamanla,
tanımsız kokuları yastıklara yapışıp kalmasaydı eğer.

O büyük, o görkemli son, ölüm bile anlamını yitirirdi,
yaşanılası her şey yaşanmış olsaydı eğer.

O kadar da çekilmez olmazdı yalnızlıklar,
son umut ışığı da sönmemiş olsaydı eğer.

Bu kadar da ısıtmazdı belki de bahar güneşleri,
her kaybedişin ardından hayat yeniden başlamasaydı eğer.

Kahvaltıdan da önce sigaraya sarılmak şart olmazdı belki de,
dev bir özlem dalgası meydan okumasaydı eğer.

Anılarda kalırdı belki de zamanla ince bel,
namussuz çay bile ince belli bardaktan verilmeseydi eğer.

Uykusuzluklar yıkıp geçmezdi, kısacık kestirmelerin ardından,
dokunulası ipek ten bir o kadar uzakta olmasaydı eğer.

Issız bir yuva bile cennete dönüşebilirdi belki de,
sıcak bir gülüşle ısıtılsaydı eğer.

Yoksul düşmezdi yıllanmış şarap tadındaki şiirler böylesine,
kulağına okunacak biri olsaydı eğer.

İnanmak mümkün olmazdı her aşkın bağrında bir ayrılık gizlendiğine belki de,
kartvizitinde ‘onca ayrılığın birinci dereceden failidir’ denmeseydi eğer.

Gerçekten boynunu bükmezdi papatyalar,
ihanetinden onlar da payını almasaydı eğer.

Issızlığa teslim olmazdı sahiller,
Kendi belirsiz sahillerinde amaçsız gezintilerle avunmaya kalkmamış olsaydın eğer.

Sen gittikten sonra yalnız kalacağım.
Yalnız kalmaktan korkmuyorum da,
ya canım ellerini tutmak isterse…

Evet Sevgili,
Kim özlerdi avuç içlerinin ter kokusunu,
kim uzanmak isterdi ince parmaklarına,
mazilerinde görkemli bir yaşanmışlığa tanıklık etmiş olmasalardı eğer!!

CAN YÜCEL

I Don't Want To Be A Soldier (original album) / John Lennon

11 Şubat 2013 Pazartesi

Tarantino... Django... Life Of Pi... Hayatta kalmak!

Öğrencilik yıllarındaki sinemaya gitmeye bayılırdım. Büyüdükçe uzaklaştım farkına varmadan sinemadan. Film izlemeyi hep sevdim ama evde izlemekle sınırlı kaldı, sinemaya gitmek zor geldi. Yaklaşık bir yıl oldu sanırım sinemaya gitmeyeli. Ne olduysa bana üst üste iki gün önce ''Life Of Pi' ardından da ''Django''yu izledim. İki bir birinden farklı, tek ortak özellikleri çok iyi olan iki film birden izledim iki gün üst üste.
Henüz izlememiş olanlara iki filmi de şiddetle öneririm. Life of Pi olağanüstü bir görsel şölen sunuyor. 3 boyutlu olması şölenin içinde yer almanızı sağlıyor. Yaşamak ne demek onu çok iyi bir şekilde anlatıyor. Bitmeden gitmenizi ve mutlaka 3 boyutlu olarak sinemada izlemenizi öneririm.
Gelelim Django'ya...
Tarantino denince akan sular duruyor bende. Soysuzlar Çetesi'ni sinemada iki toplamda 6 kez izlemiş olan benim için gitmek kaçınılmaz bir zorunluluktu. Tarantino'nun filmlerinde iyi adam figürü kafa karıştırıcı geliyor bana. Katili çok iyi adam öldürüyor diye sevmek zorunda kalıyorum. Herkes katil ama bazıları iyi adam. Sozysuzlar Çetesi'nde Brad Pitt ve takımı adam öldürdükçe zevk aldım. Her bir cinayeti keyifle, mutlulukla izedim. Nazi subayına gıcık oldum.
Django'da Christoph Waltz adını görünce sevindim oyunculuğunu çok sevmiştim karakterine gıcık olsam da...  Tarantino adeta iade-i itibar yapmış gibi geldi bana. Soysuzlar Çetesi'ndeki ''kötü adam'', katil Nazi subayı, Django'da katil ama ''iyi adam'' olmuş. İşlediği her bir cinayeti büyük birer sanat yapıtına dönüştüren ''iyi'' katili çok sevdim. Oyunculuk yine dört dörtlük ayrıca karakter de iyi bu kez. Jamie Foxx, Samuel L. Jackson, Leonardo Di Caprio, ufacık rolleriyle eski dostlar Don Johnson ve Franco Nero... Tüm kadro iyi döktürmüş. Di Caprio karakterine cuk oturmuş.Yalnızca Di Caprio değil aslında herkesi iyi seçmiş Tarantino.
Tarantino filmlerinde dikkatimi çeken bir konu da müzakere sahneleri. Mutlaka birileri bir müzakereye girer ve siz merakla beklersiniz müzakereyi kim kazanacak diye. Heyecan doludur müzakere sahneleri ve ardınan birileri Tarantino usulü ölür gider.
Şiddet ve tüm şiddet unsurlarından nefret eden ben Tarantino filmlerindeki fantastik öldürmelerden büyük keyif alıyorum, zevkten dört köşe oluyorum.
Bu arada meşhur ''ayak'' sahnesi yok muydu ben mi kaçırdım?
Tarantino severlerin kaçırmaması gereken bir film.
Life Of Pi'da da Django'da da ortak konu hayatta kalmak, işlenişleri farklı olsa da hayatta kalmak !!!
Sevgiyle
Taylanca

9 Şubat 2013 Cumartesi

Eski dostum sigara

1989 yılında başladım sigaraya, sigaradan nefret eden biri olmama karşın nasıl olduğunu anlamadan başladım. Ortaokul ve Liseyi birlikte okuduğumuz, aynı sıraları paylaştığımız, okula birlikte gidip geldiğimiz, birlikte basket oynadığımız Sevgili Serhat ile üniversite sırasında kentler ayrılmıştı. O Adana'da İnşaat Mühendisliği okuyor bense İzmir'de İşletme okuyordum. Mektuplaşırdık, yaz geldikçe de buluşurduk Burhaniye'de, hemen her gün görüşerek gidermeye çalışırdık özlemimizi.
1989'un yazında buluştuk Ören'de denize bakarak çay içeceğiz. Oturduk, paketi cebimden çıkardım ve tuttum Serhat'a. Serhat'ın ilk tepkisi hadi canım oldu. Şakayı bırak sen sigara içmezsin vb cümlelerle sürdü şaşkınlığı. Sigarayı yaktım ve hata ikinciyi yaktım Serhat hala inanmıyor içtiğime. Sen içmezsin diyor başka bir şey demiyor neredeyse. Ertesi yaz buluşmamızda ise aynı tabloyu ben yaşadım. Cebinden paket çıkarıp tuttu ben de yok yaa yemezler dedim. Belki üçüncü sigarasında inanabildim başladığına. Dedim ya ikimiz de nefret ederdik sigaradan ve içilmesinden. Anlam veremezdik insanlar nasıl bile bile zarar verir kendine diye, nasıl başlarlar derdik nasıl başladığımızı anlayamadığımızda anladık nasıl bir şey olduğunu.
Tam 20 yıl içtim. Sonuncusu 2004'te olmak üzere sanırım 7-8 bırakma denemem oldu. Sonuncusu ilaç desteğiyle oldu ki, ''tek bilinçli'' sigaraya başlayışım da ilaçla bırakışımdan yaklaşık iki ay sonra yeter ben sigaraya başlıyorum dediğimde olmuştur.
2004'teki başarısız girişimim sonrası artık bırakamam demeye başladım kendime. Ta ki  2008 sonbaharına kadar. Sağlıksızlık kendini iyice hissettirir olmuş, esaretin düzeyi tavan yapmıştı artık. Neden içtiğini bilmez şekilde içiyordum sigarayı, içenlerin sık kullandığı deyim ile adeta yiyordum. Eylül 2008'de Roma'da kongredeyim, göğüs kafesimde sıkışma hissi. Çok sevdiğim bir hocamız da var kafilemizde, ona danıştım, sorularını yanıtladım sıkıntımla ilgili. Dedi ki reflüdür, dönüşte endoskopi yaptır. Sağlık sektöründe çalışıyor olmanın avantajı gereği ''Mum dibine kara'' deyimini doğrularcasına endoskopiyi ancak 2009 ortalarında yaptırabildim, İzmir'den çömez asistanlığından tanıdığım çok eski bir arkadaşıma danıştım, gel yapalım dedi.
Bu arada yaklaşık 3-4 ay boyunca kafamın içinde şu sorular gezdi yanıtını bulamadığım; ''20 yıldır içiyorsun, eline ne geçti?'' ''20 yıldır içiyorsun da ne oldu?'' ''20 yıldır içiyorsun, gerçekten zevk alıyor musun?'' gibi ve bunlar kurcaladıkça çevremdekilerle paylaşmaya başladım yanıtını bulmak ya da dertleşmek düşüncesiyle. Bulamadım, bulamadık tabii yanıtını, yanıtlarını...
Neyse gelelim Ocak ayına; endoskopiyi yaptı Yusuf, dedi ki reflü nedenlerini ortadan kaldırmazsan anlamı yok. Gazlı içecekler, kahve, sigara gibi maddelerden uzak kalman gerekir vb sözler etti.
Bir kaç gün sonra dedim ki ay sonunda bırakıyorum, önce kendime dedim sonra çevremdekilerle paylaştım. O süreçte çevrenizin size inanmak istemesi ama ümitsiz bakışlarını saklama çalışmalarını görmek bir yandan üzüyor diğer yandan motive ediyordu. Derken 31 Ocak günü geldi çattı. O gün son sigaralı günümdü ne de olsa. Çok yakın bir arkadaşımda kalacağım ve ertesi gün (ilk sigarasız) günümde de yelken antrenmanı için Ataköy Marina'ya gideceğim.
Kafamdan geçen son gün ile ilgili abartılı şekilde sigara içmek ve elimdeki paketin yetmeyeceği düşüncesiydi. Gece saat 00.00 olana kadar içeceğim diye düşünüyordum. Ama öyle olmadı, akşam 10.00-11.00 aralığında pakette sigara olduğu halde son sigaram diyerek bir sigara yaktım ve onu da tam ve keyifle içemeden söndürdüm.
Sabah kalktım, evden çıkarken bir şey eksik geldi, sürekli yanıma aldıklarımdan. Telefon, cüzdan, anahtar eet ya sigarayı bıraktım ben diyerek bindim arabaya. Ataköy'e geldim, tekneye geçmeden önce Emin Pastanesi'nde bir kahve ve sigara içeyim her hafta olduğu gibi diye direksiyonu kırdım, sonra yine bıraktığım aklıma geldi sigarayı bıraktığım ve döndüm marinaya. Tekneye çıktım bir arkadaş sigara tuttu; dedim kendiminkinden içeyim, sonra ya ben sigarayı bıraktım dedim... Bu örnekleri günlerce yaşadım, dile kolay 20 yılın alışkanlığıydı vazgeçilen. Günler geçtikçe motivasyonum artıyordu. Yok saymayı başarmıştım, sanki hiç tanışmamışım gibi davranıyordum yirmi yıllık esiri olduğum arkadaşıma. Daha önceki denemelerimin hiçbirinde 60 günü görememiştim. En fazla 50-55 gün ayrı kalabilmiş ve bir tane içsem ne olacak dedikten bir süre cebimde görmeye başlamıştım paketi. Bu kez işler yolundaydı, canım istemiyor ve savaşmak zorunda kalmıyordum. Ta ki Mart ayının sonlarına gelene kadar. Bir arkadaşımın evindeyim çok yüksek düzeyde sigara istedi canım. Sordum evde var mı diye, yok dedi. Gidip almayı düşündüm bakkaldan. Git geller yaşadım. Kazandım savaşı gidip almadım. Kırılma noktalarının belki de en önemlisi o gündü. Evde sigara olsaydı ya da içen bir olsaydı ortamda...
İlk hedefim 60 gün barajıMı geçmekti. Geçtim. Barajı 6  aya çıkardım. Çalışma için Ege Üniversitesi Hastanesi'ne gittiğimde sevgili arkadaşım Serdar ile karşılaştık. Yıllarca bana sigarayı bıraktırmaya çalışan Göğüsçü arkadaşlarımdan. Sigarayı bıraktım dedim, ne kadar oldu dedi 6 ayı geçti dedim. Bir yıl olmadan bıraktım deme dedi. Baraj çıktı mı bir yıla? Bir yıl geçti iki yıla çıkardım barajı. Bu arada Serdar ve Gürsel ile görüşüp konuşuyoruz, motive ediyorlar beni her görüşmemizde.
Çevremdeki herkes çok ciddi motive etti, sevgili babam da 50 yıllık arkadaşını bırakmıştı benden bir süre önce ki bu da çok yüksek düzeyde cesaretlendirmişti beni. Tanıyanlar bilir babamın sigarayı bırakması olanaksız görünürdü. Ben de madem bıraktım öyleyse sürdür sigarasız yaşamı dedim.
Dört yıl geçti ve içmeyi düşünmedim, düşünmek de istemiyorum.
Darısı sigara içenlerin başına...
Sevgiyle
Taylanca

6 Şubat 2013 Çarşamba

SUSMAK... Özdemir ASAF


SUSMAK

Bir insan olsun
Olsun da burada
Bir insan olsun
Orada

Nerede olursa olsun
Bir insan
Gitse olsun, kalsa olsun
Giderse olan, gitmezse duran

Aranır bir insan bir insanı
Arar bir insanı bir insan

Söylenemiyor çok şey
Susmadan

Özdemir Asaf